Ahmed Günbay Yıldız ile Yazarlık Serüveni Üzerine

Hayal Bilgisi Edebiyat Dergisi 17. sayısında Ahmet Günbay Yıldız ile yazarlık serüveni üzerine konuştu...

Ahmed Günbay Yıldız ile Yazarlık Serüveni Üzerine
Ahmed Günbay Yıldız ile Yazarlık Serüveni Üzerine Nisan
Bu içerik 4770 kez okundu.

Söyleşi: Ahmet Can Altıok

“İlkokul 4. sınıfa kadar köyümde okudum. 4. sınıfta, bir bayram vesilesi ile, öğretmenimiz törende okuması için herkese şiir dağıtmış ve bana kalmamıştı ne yazık ki. Çocuk aklı işte, zoruma gitmişti bu durum, ben de törende şiir okumak istiyordum diğer arkadaşlarım gibi.  Çözümü, gece sabaha kadar uyumadan bir şiir yazmakta bulmuştum.

Öğretmen şiiri bitirip yerime geçtiğimde yanıma gelip “Sana şiir vermemiştim, sen nereden buldun bu şiiri?” diye sormuş bense, övünerek “Ben yazdım” karşılığını vermiştim. Maalesef, övgü beklerken çok ters ve sert bir tepki almıştım karşılığında.

Defalarca aynı soruyu sordu gittikçe sertleşen tonda, her defasında da aynı karşılığı alınca da çıldıracak gibi olmuştu. Köyümüzde öyle her yerde şiir kitapları yok, o zamanlar, belki de hala civar köylerde bile olmayan bir kütüphane var köyümüzde ve tek kitap bulunabilecek yer orası. Öğretmenime ısrarla, kütüphanedeki tüm kitapları taramasını, böylece şiiri bir kitaptan almadığımın ve kendi yazdığımın ortaya çıkacağını söyledim. Tüm kütüphaneye baktı, şiiri bulamadı zaten bulması da imkânsızdı, yine de bana inanmadı ve tartakladı beni o sinirle.

 

Annemi çağırdı okula ve çok yanlış yaptığımı, yalancılığın iyi bir şey olmadığını tembihlemesini istedi. Annem, “Ben gördüm, akşam kendisi yazdı, yalan değil” dediyse de, ona da inanmayıp epey sinirli hareketlerle karşılık verdi. O sene de sınıfta bıraktı beni. Artık iyi şeyler olmayacağını anlayıp, köye de, okuluna da veda edip Ankara’ya geldim.”

Kalemle olan dostluğumun başlangıcı bu olaydır. Daha sonra birçok şiir kaleme aldım. Bir kısmı yayınlanma şansı da buldu. Şiir bir tutku olmuştu geçen zaman içinde. Edebiyatın diğer dallarına da ilgi duyuyordum tabi, yayımlanan roman türündeki eserleri de okuyor ve bu türde de eserleri benim de oluşturabileceğimi düşünüyordum. 

Ortaokul sıralarındaydım roman farz ettiğim ilk karalamamamı kaleme aldığımda. Büyük uğraşlar vermiş ve bittiğinde çok sevinmiştim. Ancak bir sorun vardı, daktilo edemiyordum. O zaman daktilo büyük teknolojik aletlerden, her yerde ve herkeste yok.   Okulda “Abla” diye hitap ettiğim bir büyüğüm var, daktilo işlerinde çalışıyor, çok severdi beni. Utana sıkıla gittim yanına, “Abla bir roman yazdım” dedim. “Ne güzel” anlamında laflar etti önce, “Yalnız bir sorun var, daktilo edemiyorum, zahmet olmazsa bana yardımcı olsan, sen daktilo etsen” talebimi ilettiğimde çok şaşırmış ve roman daktilo etmenin öyle kolay bir şey olmadığını bildiğinden epey zorlanmıştı cevap verirken; “Sen getir, fırsat bulduğum zamanlarda daktilo ederim…” diye karşılık verdi ancak, yüz ifadesi çok da memnun olmadığını belli ediyordu. El yazması yedi sayfayı götürdüğümde yüzünde bir gülümseme oluştu, rahatlamasının ve biraz da yedi sayfaya “roman” deyişimin gülümseyişiydi bu. Çok sonradan, gerçekten roman yazmaya başladığımda anlamıştım bunu. Tabi bir gecede yazıp getirmişti. “Al bakalım yedi sayfalık ilk romanını” deyip gülerek daktilo ettiklerini bana uzatmıştı.  İlk roman denemem -ki bu bir hikâye idi aslında ancak, ben o zaman bunu roman olarak adlandırmıştım- işte bu yedi sahife idi. O zaman, neden bu yazdıklarıma “roman” demiştim hala bir anlam veremem. Belki de o yedi sayfada bir çok şey, bir çok olay anlattığımı zannetmiştim, belki de kafamdaki dünyayı bu kadarla aktarabildiğimi düşünmüştüm kim bilir...

“Roman” kavramını kavrayışım ve yazmaya başlayışım 18-19 yaşlarıma tekabül eder. İlk romanım “Çiçekler Susayınca”yı tasarlayıp, kurgulayışım ise askerlik çağında, yani 20 yaşında oldu. Bölüm bölüm yazıyordum, asker arkadaşım İbrahim Ulvi Yavuz ile birlikte, ben okuyordum o daktiloya geçiyordu.  Çiçekler Susayınca bittiğinde 22 yaşlarındaydım.      

Kısaca böyle başladı Roman yazma serüvenim. Tabi yalnızca “yazmakla” yazar olunmuyor, yazdıklarının basılması ve okunması da gerekiyor bir yazım serüveninden bahsedebilmek için. Yazdıklarımın basılması ise Hekimoğlu İsmail ile tanışmam sonrası gerçekleşti.

Çok güçlü şairler o zamanlar, bunların içinde toplumumuzun inanç ve manevi yapısını malzeme olarak kullanan şairler ön plandaydı o günlerde. Roman sahasında büyük bir boşluk mevcuttu, daha çok yazarlar Batı özentisi romanlar kaleme alıyorlardı. O zaman beni bu konuda yönlendiren Ömer Ağabey (Hekimoğlu İsmail), sanırım roman sahasındaki bu eksiklikten ve benim roman konusunda çaba sarf etmemi istediğinden olsa gerek,  şiire daha fazla vakit ayırıp romanı ihmal edebileceğim düşüncesiyle tüm şiirlerimi yırttırıp attırmıştı. Bu yönlendirme ile uzun zaman yalnızca roman türünde eserler verdim.


O günlerde yırtıp attığınız şiirler için hiç pişmanlık duydunuz mu?

 

Şimdilerde birkaç tane şiir kitabım yayınlandı, Ömer Ağabey sesini çıkartmıyor, olumlu karşılıyor. Demek ki istediğini aldı o zamanlar... Kalem oynatılan ve hatta düşüncelerden geçen tüm duygular özeldir. Elbette ki yazdıklarımı yırtıp kayıtlardan silmekten hiç de memnun değilim. Ancak, “yazmayı” görev kabul eden birisi olarak, “görevimi” her şeyin üzerinde görürüm. Yaptığım bu yırtıp atma eylemimin,  roman sahasında “görevimi” yerine getirebilecek eserler vermemin yolunu açtığını, o “görevi” en verimli şekilde ifa etmemi sağladığını gördüğümden,  pişmanlık duygusu hiç olmadı. Bu açıdan bakıldığında da atılması mümkün olmayan hiçbir mefhum söz konusu değildir benim adıma.   


Roman yazarı Ahmed Günbay’ı anlatabilir misiniz?


Yazmak, edebiyatın ana aksiyonu olduğundan, tüm dallarını bu fiil çatısında toplayabiliriz. Hangi kısmı olursa olsun, yazmaya başlamak edebiyata da giriştir aynı zamanda. Bu yüzden, benim roman yazma serüvenim, edebiyata giriş serüvenim ile daha iyi anlatılabilir diye düşünüyorum. Bir başka deyişle, başladığınız tarz ile kendinizi geliştirdiğiniz ya da daha iyi ifade edebildiğiniz tarz sonradan farklılık gösterebilir. Nitekim bende de böyle oldu, az evvel anlattığım gibi, yazı hayatına şiirle başladım. Tabi, yalnızca yazmıyor okuyordum da, beni benden daha iyi anlatan çok güzel şiirler okuyor ve etkileniyordum. Toplumun yaralarına parmak basan, insanımıza güzeli anlatan çok büyük şairler vardı o zamanlar. Ancak, okuduğum romanlarda kendi toplumumuzun inanç ve ahlaki yapısını bulamıyordum, farklı yönlendirmeler ve anlatımlar vardı o günlerde yayınlanan romanlarda. Elime aldığım romanları çoğu kez bitiremeden bıraktıkça, onların yapmadığını yapmak, iyiyi ve güzeli anlatmak gerektiği düşüncesi iyice perçinleniyordu kafamda. Bir şeyler yapmak gerektiğine inanıyordum, iyiyi, güzeli, mutlak gerçeği ve ona bağlı mutluluğu anlatmalıydım topluma. Huzurun, o zamanki yaygın anlayışın anlattığı gibi heva ve heveslerin peşinde koşmakla yakalanamayacağını, mutlak gerçekte aranması gerektiğini anlatmalıydım herkese.

İşte böyle; roman yazmak bir merak değil de bir amaca yönelik olarak başladı bende. Amaç ile aracı eşleştirdiğimde başladı roman yazma olgusu kafamda. Roman yazmanın benim için ne anlama geldiğini çözdüğümde roman yazmaya da başladım denilebilir kısaca.

Her toplumun bir ahlak ve inanç yapısı vardır. Edebiyatla uğraşan herkes, içinde yaşadığı toplumun renk yelpazesini dünyaya açmakla görevli hissetmelidir kendisini. İşte bu yüzden; roman yazmak öncelikle, hayata ayna tutmak, yaşayanlara hayatın gerçek yüzünü göstermeye çalışmak, güzellikleri ve değerlerimizi anlatmak demek benim için.

Öte yandan, edebiyatı bir “ifade sanatı” olarak algılamak, hayata ve anlamına en güzel, en doyurucu, en anlamlı, en dokunaklı v.s. şekilde yaklaşmayı getirmez mi? Bu yönüyle de; “hayatı ifade etmek” demektir benim için roman yazmak. Nasıl yaşanılabileceğini en güzel şekilde anlatmak, dünyamızı yaşanılır kılmak için en güzel sözü söyleme gayretidir benim için roman yazmak.

Roman hayatla “Empati” bağıdır...  Roman yazmak bir başka hayatı yaşamaktır yazar için. Empati yapmaktır bambaşka hayatlarla… İşte bu yüzden, kendim için, hayata daha kemali olgunlukla bakabilmektir her bir karakteri kaleme almak. Roman olarak düşündüğünüzde onu oluşturan her bir karakterin bir hayata bakışı getirdiği, dolayısıyla biraz daha olgunlaştırdığı düşünülürse, benim için roman yazmak, kalem oynattıkça biraz daha olgunlaşmak, “insan-ı kâmil”e yürümektir aynı zamanda. 

Yazmak bir duygu işidir, yazdıkça sökülür duyguların yumağı… İşte bu yüzden, yazmak hislerin dışa vurumu, duygu patlamalarının tezahürüdür. Roman yazmak, okurlara duyguların sergisini açmaktır da benim için.

Bakmayı öğrenmektir yazmak. Kimsenin göremediğini, en azından çoğunluğun göremediğini fark edip, bahis konusu yapmaktır. Roman yazmak, baktığını görmek ve gizemleri açığa çıkartmak, neye, ne kadar ve nasıl baktığını göstermektir aynı zamanda…

Roman, ilim, irfan, metafizik, somut, soyut v.s. aklınızı gelebilecek her meselenin anlatılabileceği bir alan olduğundan, her yazanın, her yazdığının ayrı bir ifadesi olabilir. Bırakınız eseri, eserinizin içindeki her bir cümle için bile ayrı bir ifade tarzı geliştirebilirsiniz. Belki de bu sebeplerden kaynaklı bir “tercih” oldu benim için roman yazmak. 

 

Romanlarınızda hep toplumsal sorunları işlediğiniz gibi günümüzü ve günümüzde önemini yitirmiş değerlerimizi usta bir şekilde işlediğinizi romanlarınız da görüyoruz. Şunu da çok merak ediyoruz üstadım, mesela yeni bir roman çalışmasına başladığınız zaman veya yeni işleyeceğiniz konuyla ilgili, “acaba daha önce bu konuya değinmiş miydim” dediğiniz anlar oluyor mu? 

Konu belirlemeden yazmaya başlanılmaz. Ne anlatacağınıza ve ne şekilde anlatacağınıza önceden karar vermeniz gerekiyor yazmaya başlamadan evvel.
Neyi anlatacağını tasarlamadan yazmaya başlayan yazar ya da şair benim bildiğim kadarıyla yoktur. Varsa da sıra dışı bir kalemdir ve incelenmesi gerekir bana göre. Tabi yazmaya başladıktan sonra, doğaçlama da başlar, yazılanların tamamı doğaçlamadır yani. Önceden yazılmış bir metni kaleme almaz yazar, zaten böyle bir şey olsa buna kaleme almak değil de, ne bileyim, var olanı süslemek veya işlemek denilebilirdi. Neyi anlatacağını tasarlayıp, sonra roman karakterlerinin ya da olaylarının peşinden giderek eserlerini kaleme alan yazarlar da yok değildir elbette. Bu tür yazarlarda, her şey, her an değişebilir. Böylesi eserleri dikkatli okuduğunuzda, yazarın, yazma anlarındaki duygusal yoğunluğu ya da yönü açıkça belli olur. Bense, ana olayın ve hatta bazı yan olayların, kurgusunu önceden kurgular, kurgu aşamasından sonra yazmaya başlarım.  Önceden tasarlamış olduğum son bile nadiren değişir.

Yazma serüveni sürekli akış demektir. Bu akışın içerisinde, yaşam tecrübeleriniz, bilgi dağarcığınız, ufkunuz, bakış açınız sürekli değişiklik gösterir. Ben, toplumda yaşananları esas alarak, romanlaşmaya elverişli konuları seçiyorum. Tabii topluma nasıl bir mesaj vereceğini de göz önünde bulundurarak kurguyu yapıyorum. Tüm bunlar göz önünde bulundurulduğunda bir konuda birden fazla eser vermek mümkün demektir. Bu sebeple kurgusunu oluşturduğum hikâyenin konusunun bir başka eserimdeki konu ile çakışmasından imtina etmek gibi bir yaklaşımım yok. Tabi, “konu” başlığı altında bazı çevrelerin oluşturmaya çalıştığı; “Hidayet Romanı” veya “İslami Roman” ve benzeri gibi, meseleyi sulandırmaya yönelik “tür tasnifi” çabalarını kastettiyseniz, bu tasnifler daha çok magazinsel yaklaşımlar sonucunda doğuyor, yoksa ciddi değerlendirme ve sınıflamalar değil.

İster inceleme-araştırma, ister eleştirel ya da akademik yaklaşımlar olsun, hiç birisinde bu tür sığ tanımlamalar olmamalıdır aslında. Böylesi değerlendirmeler emek ister, kafa yormak ister. Meseleye magazinsel yaklaşırsanız, atarsınız ortaya bir olgu, isteyen reddedip kızar, isteyen benimser, ancak, kimse altını doldurmaz, dolduramaz. Çünkü ortaya atılan tasnif ya da isimlendirme, öylesine sığ ve klasman dışıdır ki, bir iddiadan öteye gidemez. Bir romanı değerlendirmeye tabi tuttuğunuzda, belki, “konularına göre tasnif” bölümünde böylesi bir sınıf bulabilirsiniz, başkaca “Hidayet Romanı” veya “İslami Roman” olarak niteleyebileceğiniz bir klasman, kriter de bulamazsınız. Konularına göre tasnif, roman için edebi bir yaklaşım değildir, her yazar ayrı bir konu işler ve işlediği konu için edebi bağlayıcılığı olan bir tasnif ya da tanımlama yapamazsınız.

Burada bir parantez açalım. Toplumumuzun onlarca baskı yaptıracak şekilde okuduğu iki eserden söz edeceğim size. Paulo Coelho’nun Simyacı ve ‘Piedra Irmağının Kenarında Oturdum Ağladım’ isimli romanlarını okuduğumda, açıkça Hıristiyanlık propagandasını gördüm. Bizim toplumumuzda hiçbir eser, değil bu kadar, onda birisi kadar kendi inanç ve ahlak yapısını anlatmamıştır. Şimdi biz Coelho’ya “konuları aynı” olan bir yazardır dememiz ve bu kategoride mi değerlendirmemiz gerekiyor. Batı’da bunun birçok örneği varken niçin bizim yazdıklarımıza böylesi imalı tanımlamalar getirilir anlamak güç.

Edebiyat dergileri hakkındaki görüşlerinizi almak istiyoruz, dergiler sizin için ne ifade ediyor?

Edebiyat dergisi çabalarını ve oluşumlarını son derece önemsiyorum. Bu sanat dalı ile amatör ya da profesyo-nel olarak uğraşan herkes birlikte hareket edebilmeli, oluşumların içerisinde yer almalı diye düşünüyorum.

Bu anlamda edebiyat dergileri önemli bir işlev yerine getiriyor. Sonuçta ürün veren herkesin ürünlerini göz önüne koyabileceği mecralar olmalı, çoğalmalı, var olmalı. Benim bu konudaki yaklaşımım, söz konusu oluşumlar yelpazelerini geniş tutmalı ve her kesimden insana yer verebilmeli. Toplumun aynası olmaya gayret etmeli bu tür faaliyetler. 

Özellikle gençlerimizin edebiyata yönelmeleri için neler söyleyebilirsiniz?

Edebiyat, kısaca “ifade sanatı” dır. Edebi bir eserin olmazsa olmazı ifade gücüdür. Edebi bir eseri değerlendirmeye tabi tuttuğunuzda ilk olarak ifade gücünü ele almanız gerekmektedir. Şayet bir edebi eserde, edebi kaygının azlığından söz ediliyorsa, öncelikli olarak ifade gücü zayıflığından bahsediliyor demektir. İfade gücü de, ağır, ağdalı, uydurukça ya da yabancı kökenli, asıl anlamlarından bihaber olunan kelimeleri, olur olmaz dizmek değil, tabir yerindeyse, “taşı gediğine oturtmak”tır. Yani, neyi nerede kullanacağını bilmek, yeri geldiğinde avam, yeri geldiğinde elit olabilmektir. Sürekli yüksekten uçan, havai sözlerle dolu bir yazının edebiyat harikası olmasından bahsedilemez. Her şey yerli yerinde, ölçüsünde ve dengeli olmalı. Hele ki, hayatın aynası olan roman türünde. Ortaçağ Avrupa’sı Edebiyatı’na benzer şekilde, yalnızca soyluların kaleme aldığı, yalnızca ve yalnızca asilzadelerin ve yaşam tarzlarının konu edildiği bir edebiyat yok zamanımızda, olması da mümkün değil. O halde, anlattığınız olayı, mekânı ve kahramanları, ne kadar uygun bir dille ve kurguyla aktarırsanız o kadar edebi başarıyı yakalıyorsunuz demektir. Yoksa Anadolu’yu, fildişi kulelerden, jelatinli kelimelerle anlatmak, olsa olsa edebi rezalettir, edebi kaygı değildir.

Akıcılık, özümsenebilirlik, okuyucuyu düşünmeye sevk edebilmek de ayrıca önemli edebi bileşenlerdir. Akıcılığı en iyi şekilde sağlayabilmek, bu maksat uğruna, en etkili anlatım yolunu bulmak, bunlara göre diyalektik örgüyü kurmak, eserin temalarına teğet geçmeden, gerekli yerlerde vurguyu en etkin şekilde koyabilmek, edebi kaygı değil de nedir? Meselenin etrafında dönüp dolaştırmak, gerçeğe, mutlak gerçeğe giden yolu elinden geldiğince uzatmaya çalışmak mıdır edebi kaygı, yoksa “ben eserimde aşkı işledim” diyerek, aşkın tanımından fersah fersah uzaklarda gezindirmek, gerçekleri yalancı ufuklarda boğmak mıdır?

Aynı cümlenin içinde bile kendisiyle çelişen, komplekslerini yansıtan, okuyucu nazarında paradokslar açan, çözüm üretmeden yalnızca problemleri ortaya koyan ifadelerle doldurulmuş yazılar mıdır edebi ürünler? Yoksa; kısa, anlamlı, konsantre ifadelerle, olayları, toplumsal yaraları, insani ilişkileri, boşlukları, gözlemlerini yansıtan, iyiyi, güzeli, doğruları yani çözümü anlatan, çözümsüz hayatlara çözüm alternatifleri sunan eserler mi?

Bana göre, ifade dışında hangi tarafa dengeyi bozarsanız bozun, edebi eserdeki saflığı, arılığı bozduğunuz yetmiyormuş gibi, sanat eseri olma özelliğini de o oranda tahrip edersiniz.

Edebi eserde asıl olan ifade gücüdür demiştim. Bu yüzden en büyük eser Kuran-ı Kerim’dir. Bırakın O’nun üstüne, yanına yaklaşabilen bir edebi eser yoktur, olmayacaktır da. Kısa ama etkili ifadeler. İçinde sayısız bilgi, belge, gerçek barındıran hakiki sanat. İşte, en derin, sonsuz derin edebi eser.

Gençlerin bu kavramlardan haberdar olarak edebiyatla ilgilenmeleri gerekmektedir. Bu kavramlarla ilgili fikir sahibi olduklarında daha çok edebiyata yönelirler, edebiyatla daha çok haşir neşir olurlar diye düşünüyorum. Edebiyatla okuyucu olarak ilgilenenlere söyleyebileceğim bunlar kısaca.

Yazmak, aynı zamanda “mesele edinmek” anlamına da gelmeli. Meseleniz yoksa şayet, yazmak da bir değer yargısı olmaktan çıkıyor, başka başka mecralara kayıyor.

Ahmet Günbay Yıldız Söyleşi Hayal Bilgisi Hayal Bilgisi Edebiyat Dergisi Hayal Bilgisi Dergisi 17. Sayı Yazarlık Serüveni Yazarlık
Sen de yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Candan Erçetin Okuduğu Kitapları Listeledi
Candan Erçetin Okuduğu Kitapları Listeledi
2018’e Anatolian Sopranos İle Görkemli Merhaba
2018’e Anatolian Sopranos İle Görkemli Merhaba