Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu
Beyza Hilal Nur Dindar

Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu

Bu içerik 2853 kez okundu.
Son zamanlarda en çok okuduğum yazarlardan biri Stefan Zweig.  Yazdığı her şeye dokunmaya çalışıyorum. Dokundukça sanki yaramın üzerine bir yara daha açıyorum. Sanki bir renk gibiyim ama bir sınırım yok Zweig bunu öğretti bana. Ben bir romanı yaşıyor gibi okuyorum. Zweig kitabı tam bitirirken ‘’Dur’’ dedi bana ‘’Dur, sen rengarenk bir kadınsın ama bir çerçeven bir sınırın yok çizgilerin yok, çizgini bulmalısın!’’. Kitabı bitirdiğimde bunu hissettim. Neden bu kitap ? Benim hayatımı özetleyecek olan bu kitap diye düşünüyorum çünkü. Zweig’in yazdığı o kadın benim. Ta kendisiyim. Bu yüzden romanın sonunu ben değiştiriyorum.
 
Yaklaşık altmış sayfalık bir kitap altı üstü değil mi ? Bence öyle değil. Benim hayatımı özetlemiş Zweig. Okurken kendi hayatımı okudum. Ben de bir yazara aşık olmuştum ve ona çok mektup yazdım.
 
Fonda şu şarkı çalıyor Hüsnü Arkan ve Birsen Tezer yorumuyla
 
‘’Hoş geldin’’…
 
‘’Sen bana geç kaldın,
Ben sana erken
Soyunsun gün sarsın geceler
Vaktimiz varken…’’
 
Bir roman yazarı ile ona hayran genç bir kızı anlatıyor. Bir yazar ve bir genç kız… Tanınmış bir roman yazarı bilinmeyen bir kadından mektuplar alıyor. Mektup şöyle başlıyor belki her şeyi özetliyor ‘’Sana ve beni asla tanımamış olan sana…’’ öylesine naif öylesine sitemkar bir kadın kendini hatırlatıyor hiç unutamamışlığına. Küçük yaşlarında bir kapı dürbününden görüp kendi kendine tanıştığı o adam ara ara merdiven girişlerinde göz göze geldiği…
 
Çocuğum öldü diyor kadın. Kaybedecek bir şeyi kalmadığını söylüyor ve onu yaşatan aşkı anlatıyor. Her cümlesi ayrı bir tutkunun sembolü. Bir insan seviştiği bir kimseyi nasıl unutabilir ki diyorum… Bir kadın unutmuyor ama. Ve bir çocuğu babasız büyütüyor bu hikayede kadın. Zweig’e hayranlığım bir kez daha artıyor çünkü bir yazar bir kadının hissini ancak bu kadar iyi yansıtıp ayna olabilirdi diyorum.
 
Aşkı o kadar yalın görüyorsunuz ki kitapta bu aşkta sadece tek taraf var. Üç yol filmini izleyenler şu repliği ezbere bilirler benim de aşk felsefemdir ‘’Aşk sevdiğini kaybedince başlar’’ kitapta sevdiği adamı ne kazanmış ne de kaybetmiş bir kadın görüyorsunuz. Sevdiği adamdan olan çocuğun yetişmesi için neler yaptığını görüyorsunuz. Ondan kalan her şeye nasıl sahip çıktığını ve bir kadının sevdiği adamdan kendine kalanlar için neler yapabileceğini tahmin ediyorsunuz az çok…
 
Hikayede benim takılı kaldığım belki de kimsenin umursamadığı o kapı girişindeki sehpa üzerinde duran vazodaki güller… Belki de o vazodaki güller hikayenin en yalın hali. Bir de altını çizdiğim çok derin bir cümle var ‘’Sen kim isen seni o olarak seviyorum’’ bir kadının yıllardır uzaktan izlediği bazen Tanrı’nın hediyesi olarak birkaç saatlik koynunda hayatından güzel birkaç anı biriktiği adama bu denli aşkıdır bu cümle. Kim ise seni öyle seviyorum. Basit bir cümle gibi görünebilir evet ama hiçbirimizin yaşadığı aşkta beceremediği şey bu aslında.
 
Şimdi bilinmeyen bir kadın olarak hikayenin sonunu değiştiriyorum…
 
‘’Çocuğumuz dün öldü… Ve bu dünyada benim için sevilecek bir tek sen kaldın. İnan sevgilim sana her şey için minnettarım. Hiçbir zaman seni kötü anmayacağım. Beni tanımıyorsun ama aklında seni ne kadar çok sevdiğimle hatırlayacaksın. Şimdi Tanrı’dan tek isteğim ikimize ait olan çocuğumuzun yanına beni de alması. Bu mektubu sana beni artık tanıyasın diye yazdım. Artık yazamıyorum. Her yerim ağrıyor ve ateşim git gide artıyor. Sanırım bu son uykum olacak ve uyanamayacağım. Sevgilim eğer ölmüş olmam seni üzseydi ölmezdim ne tuhaf ki benim için hiçbir şey hissetmeyeceksin. Belki üzülmeyeceksin bile. Bu beni mutlu ediyor. Beni tanımanı ne çok istedim. Sana doğum gününde yolladığım güller kadar göz göze gelişimiz bile aklında kalmamıştı. Senin için belki de her gece koynunda sabahladığın kadınlardan bir farkım yoktu. Cebime sokuşturduğun bir banknot kadar önemli değildi seninle geçirdiğim saatler. Yine de seni hep çok sevdim ve hiçbir şey eksilmeden… Son kez seninle birlikte olduğum o gün Johann beni tanımıştı. Cebime bıraktığın o banknotları Johann’ın ellerine sıkıştırırken ona ister istemez yalvarır bakmıştım. Ayaklarına kapanmak istercesine çünkü o beni tanımıştı. Viyana’da sana aşık olarak yürüdüğüm bütün sokaklar beni tanımıştı ama senin hayatında bir hiçtim. Bir hiç neyse senin hayatında ben oydum. Şimdi ise bana sana aşık olan kalbimi veren Tanrı’ya inanmıyorum bir ayin istemiyorum. Beni hep seni sevdiğimi bilerek hatırla. Bilinmeyen bir kadın gibi hatırla…’’
 
R. , titreyen elleriyle mektubu bırakır. Vestiyerde asılı olan montunu alıp evine yakın olan bütün katedral ve kiliselerdeki cenaze törenlerine tek tek katılır ve bütün cenaze listelerinde bir ip ucu arar bulamaz. Eve ellerinde bir buket gül ile döner ve sehpanın üzerinde duran o mavi vazoya koyar. Johann’dan kadının çocukluğunu uzun uzun dinler. Her şeyi tek tek hatırlar ve her şeyi tekrar tekrar yaşar. Artık bu acıya katlanamaz. Ve kendini Viyana’nın en kalabalık köprüsünden Tuna’ya bırakır.

Stefan Zweig
Sen de yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Candan Erçetin Okuduğu Kitapları Listeledi
Candan Erçetin Okuduğu Kitapları Listeledi
2018’e Anatolian Sopranos İle Görkemli Merhaba
2018’e Anatolian Sopranos İle Görkemli Merhaba