Bir Kafka Yolculuğu
Beyza Hilal Nur Dindar

Bir Kafka Yolculuğu

Bu içerik 2212 kez okundu.

Oturduğu sandalyesinden ayağa kalktı , perdeyi araladı dışarıya baktı. Kanlı bir mendil belki mendilinde kan sesleri… Veremdi ama vebalı gibi hissetti. Öteki oldu yürüyen çoğul adımlara… Sonra sırtını çevirdi kalabalığa. Sırtını döndüğü kalabalıktan yalnızlığını kurtardı önce , yalnızlığını kırdı içine baktı saatlerce…

 

 

 Kırmış olduğu yalnızlığın içinde sadece bir boşluk vardı eksiklik dersiniz belki ama değil. Boşluktu sadece. Onun kendine sebepsiz yere verdiği cezaların toplamı o boşluk. Kendimize sığındığımız zamanlar olmuştur herkese sırt dönerek. Güvenli bir yer ararız kendi duvarlarımızdan başka bir sığınak bulamayız. Dışarıdan görenler depresyon tanısını koyup giderler. Kendimize sebepsiz yere verdiğimiz cezaları iyi tanırız battaniyeye ya da yastığa sarılmış kollarımızı… Sırtımızı döndüğümüz kalabalığa bir türlü haykıramadıklarımız şeyler var  kırdığımız yalnızlıktan çıkan o boşluk…  Bizden daha agresif biri o. Haykıramadığını yazar,  yazar ama yollayamaz biriken mektuplar gibi. Çocuk büyürken önce aile içinde çatışır ve ilk çatışma alanı babadır. Çünkü otorite babadır aile hükümetlerinde. Herkes babasıyla çatışıyor değil mi? Basit bir çatışma değil bu. Batıda oğullar babalarıyla mücadele eder iktidar için doğudaysa babalar oğullarıyla. O da bir batı ailesinin oğlu olarak gereğini yerine getirir babası ile mücadelesini bir mektuba döktü ama yollamadı. Kazanıp kazanamadığı ise bilinmiyor. Buna yargı karar versin. Ama kurduğu her olay örgüsünde babası tarafından katledildi. Her ailenin içinde baş kaldıran bir erkek çocuğu vardır. Babası ile arası bozuk oğulları konuşuyor dünya. Kimisi mal mülk kimisi iktidar uğruna. Her yüzyılın kanayan yarasıdır baba ile oğul arasındaki o uçurum. Tanıdık geldi mi biraz? Baba bisiklet alır oğluna,  önce dört teker sonra ikiye düşer. Zamanla güçlenir oğlu, baba korkar bu güçten çünkü her erkek çocuk babasının gücünün üzerine koyarak iki tekerlekli bisikleti sürebilir. Var ettiği güçten korkan babalar vardır. Kendi gücünden korkarlar aslında.

 

Yalnız insanları tanıdıkça bazı kavramların nasıl da anlamlaştığını anlarsınız hayatınızda. Size daha çok yakın gelir teşhis koyarken.  Çünkü söylemediklerinizi ama içinizden geçen ne varsa onlar  cesaret, cüret demeden yazarlar hatta söylerler avaz avaz.  Ondan öğrenirsiniz kavramların gerçeğini çünkü ayna tutar kendini okuyana, dinleyene, anlayana…  Geceleyin üzerini açan çocuklar vardır hasta olurlar ve ateşleri çıktığında bir sürü hayvan gördüklerini söylerler. Acaba Samsa üzerini mi açmıştı o gece? Bir insanın böceğe dönüşmesi  metamorfoz olduğunu zannedersiniz ama metamorfoz değildir o. Gerçek bir dönüşümdür. Metamorfoz; bir tırtılın kelebek olup kanatlandığı uçup çiçekler üzerinde kanatlarının güzelliğini gösterdiği bir olaydır. Ama Samsa kötü bir dönüşüme maruz bırakılmıştır.  Peki ya neden? Yarın birinin yerine geçiyorsunuz diye bir ültimatom verildi ve işe gitmek üzere uyanan bir adamın payına hamam böceği olmak düştü. Peki ya sizin başınıza gelmeyecek mi?  Burada  kapitalizme gönderme yapmak istiyorum çünkü bana böyle söylediler,  işe gitmek için mecbur bir adamın feryadını hissediyorum. Ve o düzende kendine pay edinmiş kim varsa suçlu mudur gerçekten?  Mecburiyet bir suç mudur?   Hepimiz işe giderken o acı feryadı etmedik mi bu kör olasıca sabahın iş saati ile ilgisine? O sıcacık yatağın payına günlük olarak kazanılan tutarlar değişilmedi mi? Bizi bir canavara dönüştüren şey bu değil mi? Trafik lambalarında küfürleşmek, caddelerde hiç selamlaşmadan omuz omuza girerek işe yetişmek… Bir böceğe dönüştünüz ya da insanların gözünde bir böcek kadar değersizleştiniz ilk darbeyi kim indirir sırtınıza? Çatışma halindeki babanız mı? Doğru cevap. Babanın son vurduğu yeri göstererek böceğin sırtında bir babanın oğlu üzerindeki son ölümcül darbesini göstermek istiyorum. Kendini size en yakın otorite olarak gören kişi indirir ilk darbeyi. Kapı dışında sırtınızda bir baba yükü sebebi artık bir böcek olmanız ya da bir böcekten farksız olmanız. Çünkü babalar da ters dönmüş böcekleri sevmiyorlar. Aile içindeki totalitarizm; babadan oğula verilen ölümcül bir silahtır, hal hatır dinlemez o darbe. Kurşun sıkıldığında en önce evlat ölür, iktidar mendilinde kan sesleri. Bilirsiniz bir canlıyı öldürmek için en makul yer sırt bölgesidir. Anne kendi rahminden kopana daha merhametli yaklaşır çünkü rahim yoktan yere var eder.

 

Dava düşer defteriniz dürülür, neden cezalandırıldığınızı bilmediğiniz ama hükmen mağlup olduğunuz bir mahkeme. Neden cezalandırıldığını merak edersiniz değil mi? Ama Josef K. neden merak etmedi?  Önce Josef K. merak etti etmedi değil. Bu merakın anlamsız olduğunu düşündü sonra. Ama bakın hayata herkese kendi isteği dışında sorumluluklar yüklenmiş. Benim sorumluluğumdan çıkanı merak eder miyim bilmiyorum. Kötü bir duruma yakalanan herkes içinde bulunduğu durumun tehlikesine teslim oluyor. Şimdi usulca ellerini kaldır ve ellerindekini yere bırak! Mücadele etmiyor, direnmiyor ve en kötüsü alışıyor kabulleniyoruz, ondan bir parça gibi davranıyoruz. İşte bu yüzden başımıza gelen felaketi reddetmiyoruz.  Bu ret edemeyiş , hiçbir şeyi açıklayamaz ama anlamı hiçbir zaman yok edemez. Josef K.’da aynen böyle davrandı. Dikkat ederseniz  bir ismi bile yoktur doğru düzgün çünkü mücadele etmeyenler çabuk unutulur ve hafızamızda ancak birer harf olarak kalır. Kendi felaketine kucak açanlar karakter ve kimlik sorunu yaşarlar, yabancıdırlar. Başka gezegene aittirler sanki ve gerçek ailesinin gelip onları almasını ister. Başkalarından himaye beklerler. Yitirmişlik, oluruna bırakmışlık, bıkkınlık metropol insanına özgü bir ritüeldir. Ama bizi şaşırtan şey Josef K.’nın neden bir metropolde yaşayan orta gelirli bir aile babası gibi davranmış olmasıdır. Peki ya neden? Her akşam eve dönerken boynu bükük, sırtı kamburlaşmış, bu ayda maaşı bir türlü kiraya çıkışmamış bir aile babası mıdır o? Şehrin cıvıltısından pay düşmemiş, kalabalığa kendini gösterememiş bir çakıl taşı mıdır üzerinde yürüyen caddelere?

 

Hadi şehir hayatından çıkalım. Sizi bir şatoya götüreceğim. Şato denilince aklınıza ilk ne geliyor? Feodalizm, barok mimari yapılar, şövalyeler, soylular, kast sistemi? Şato korunaklıdır, kendine ait sınıfları vardır duvarları içinde.  Bir saray soytarısı sayesinde yıkılır peki ya bir şato nasıl içten içe çöker? Şimdi şurada bir şato var ve biri bizim aklımızla oynuyor.  Girift bir bulmacanın içine sürüklüyor bizi  ve debelenmemizi istiyor. Labirentin içindeyiz hissi bırakılıyor üzerimizde  ve yolu bulmamız için biri bizi gözetliyor. Hatta gülüyor arkamızdan. Yolunu bulan kendini  bir romanı okurken altını çizdiği birkaç cümlede bulur zaten. K.’yı anlatmak istiyorum size. Bakın onun da bir ismi bile yok! Çünkü çaresizleşecek kalabalık karşısında. Bizim için şatoyu kuşatmak için gönderilmiş de olabilir. Ama şato gerçek bir şato değil belki bir kent belki bir şehir.  Bizi biraz daha zorlayacaklar şimdi… Şato  güçlülüğü, korunaklılığı, sertliği metaforlaştıran bir mimari yapıdır aslında. Gözdağı verir gözleriyle dik dik bakana. Kahramanımız K. o sırada bir entrika kurbanı olacak bunu biliyoruz. Onu kurtarabilir miyiz bu entrikalardan? Şato bir perspektifleştikçe resim gibi giderek netleşiyor. Ayrıntıları seçebiliyoruz artık. Görüyoruz K. bir şato entrikasına yenik düşüyor.  Çünkü her insan  başka bir insana dedikodu, gıybet, iftira ile müttefikleşip  içindeki umudu, güzelliği yok ederek bu kötülüğü yapıyor. Ya kurbanı oluyoruz bu kenar mahalle ağzının ya da bir kurbanın katili. Hem de defalarca. Dedikodusunu, gıybetini yaptığımız insanların acı dilli seri katilleriyiz.  Burada kahramanımız çaresiz ve önemsizleşiyor. İnsan öyle bir varlık ki kendi kahramanını bir duyduğu söze değişiyor. Birbirimizi dinlemiyoruz. İki cümlede silinecek dostluklar biriktiriyoruz. Şato bu yüzden kuşatılmıyor K. yine mahkum kendi çaresizliği içinde silikleşiyor.

 

 Hayat bir oyun ve ben bu oyundan çıkıyorum ya da çıkartılıyorum her defasında. Özgürlük neresinde var bunun? Hiç sorguladınız mı? Bir starbuckta sorgulanacak bir şey değil bu. Hani çocuklar oyun kurarlar ve geç gelen çocuk oyuna giremez bazen, bazen girse de ebe olur ve çabuk elenir. Her gün yaşadığımız şey bu. Aslında bunu bize roman olarak yazan kişi de bir şizofren. Hem de iyi bir şizofren.

 

İnsanın çocukken omzuna konan kuşu nasıl sevdiğini sonra sürüler halinde korkmadan sırtlandığını bunun aslında insanı nasıl onulmaz bir yere sürüklediğini söylerken gelecek felaketi görüp işaret parmağıyla gösteren biri o. Ne yapsanız yaranamazsınız bazen evin kapısından attığınız adımlara karıştığınız kalabalığa. Sizi kendinize hapsederler sonra yalnızsın derler. İşlemeyen işlevsizleşen yerleri över dururlar sizin de övmenizi isterler. Önce sizden çalarlar sonra size çaldığını sadaka olarak geri veriler ve teşekkür beklerler…

 

’’İnsan bu kadar acımasız ve vicdansız olabilir mi?’’ tanıdık geldi mi bu cümle? Ben yanıt vereyim çok tanıdık,  evet bir insan acımasız ve vicdansız olabilir hatta olur. Hem de rolünü iyi oynar bunu yaparken.  İsyan ederken onlar seni bel altından vurur. İnsan bu kadardan daha çok acımasız ve vicdansız olabilir. Suç ve cezayı birinci dünya savaşına göndermeler yaparak bir kompozisyon hazırlayın. Suçlu suçsuz aramadan bir mahkeme oluşturun. Ve kurunun yanında yaş da yanar deyip ateşi hazır tutun. Kendi işkence aletine olan bağımlılığı o ruh hastası halini anlayabilir misiniz? Bir cezanın sömürüsüne tek sorum bu şimdilik. Burada alınacak en büyük ders ‘’Kararı etkileyecek en ufak müdahalenin sakıncalı olduğu.’’ Yargının artık imgeleştiği kötürüm olduğu ve yargılanın hissizleştiğini yazın.

 

Baba oğlunu tekrar itham edip yargılıyor. Suda boğulmasını istiyor ve oğlu kendi infazını kendi elleriyle uyguluyor. Baba zengin bir iş adamı kendine ait karanlık bir odada bitkin düşüyor eşinin acısına. Tam bir Türk dizisi. Kara mizah. Oğlu olup biteni anlatmak istiyor mektup yazmak istiyor ama kendi sonunu kendi hazırlayan pimi çekilmiş bir bombaya dönüşüyor. Baba yargısı ve yine ölümcül son. Burada yargı tümelden tikele indiriliyor ve bireysel  temelli yaklaşım söz konusu. Hani tecavüze uğramış bir kız vardır babası kendisinin katil olmasına gönlü el vermez kızın intihar etmesi için gereken psikolojik baskının zeminini hazırlar. Aile içi totalitarizmin doğuya özgü olmadığı görüyoruz. Güçlü aile bireyinin toplumda edinemediği yeri aile içinde işkenceye çeviren hali.  Georg Bendemann’ın sonu da babası tarafından suda boğulmaktı ama bu aynı zamanda bir intihardı. Peki katil baba mı yoksa Georg kendisinin katili mi? Bir baba aileyi yönetirken hem yasaları koyar hem yasayı yürütür hem de acımasızca yargılar.

 

Bu kadar karamsarlık yeter. Biraz aşktan bahsedeceğim. Sınıf arkadaşlığı ve sonradan sıkı dostluğa dönüşen artık bardaktan taşan son damlayla aşka dönüşen trajik  hikayelere alışkınız. Düşünsene Milena yanımda yürüyordun. Milena nişanlı olabilir evli olabilir her şey olabilir ama aşık olmak insanın elinde değil.  Mektup bir düşmana bir de sevgiliye yazılır…  Milena 23 yaşında nişanlı ve ona aşık adam verem hastası. Sabah sütünüzü ısıtıp yağan yağmuru izlerken post romantik bir seyre dalıyorsunuz. Aşka inanasınız tutuyor aşık oluyorsunuz. Düşünsenize onun yanında yürüyorsunuz. Bir mektup serüveninin ne kadar büyük bir aşka kağıttan gemiler olabileceğini düşünün. Kaç deniz kaç okyanus geçebilir bir aşk? Umut verici ‘’Şimdi beni öldürmezsen katilim olursun…’’ sadece bundan bahsetmek istedim.  Arka fonda şu çalmalı ‘’Portakalı soydum başucuma koydum ben bir aşk uydurdum.’’

 

Bir yazar kendi yazdığı her şeyin imha edilmesini,  yok olmasını istiyor ve vasiyet ediyor .  Arkadaşının ‘’ihaneti’’ sonucu yüzyılın karanlık prensi bir edebiyat efsaneye dönüşüyor. Bilinmemezlik onu çekici kılıyor.  Tanıyamıyoruz onu bir dağın yamacında saklanıyor. Prag’tan biri o ruhu şad olsun. Belki de hepimizin kaderini o yazıyor. Kafka bizi anlayan en iyi psikolog.

Sen de yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Candan Erçetin Okuduğu Kitapları Listeledi
Candan Erçetin Okuduğu Kitapları Listeledi
2018’e Anatolian Sopranos İle Görkemli Merhaba
2018’e Anatolian Sopranos İle Görkemli Merhaba