Advert
Advert
Çocukluk Edebilmek
Beyza Hilal Nur Dindar

Çocukluk Edebilmek

Bu içerik 1450 kez okundu.

Pamukta fasulye yetiştirdiğim zamanlardı… Babamdan azar işitirken halı desenlerine bakardım. Sanki gülüyorlarmış gibi surat ifadeleri görüyordum. Kim dokumuşsa halıyı alay ediyordu benimle. Saatli maarif takvimlerinden fıkralar ve teleteksten çizgi filmlerin hangi kanalda olduğuna baktığım günlerdi.

 

Yazın yaz tatili kitapları almazdım mesela Kuran kursuna giderdim. Yaz tatili benim için Elif Ba cüzüydü tam Kuran’a geçtiğimde tatil bitiverir her sene cüzden başlardım. Herkes cennetten kovulurdu bütün mitolojilerde ben dünyadan. Ben demekten vazgeçtim bir müddet sonra. Susmaya alıştım mesela. Yorgun düşen ben değilim gardımdı, gardım düştü. Savunmaktan vazgeçtim ve baldıran zehrini bir yudumda içtim.

 

Yakalı önlüklerin ütülendiği pazarlar, sobanın üstünde dizili mandalinalar… Ezan okuyan saatler ve televizyon üzerinde danteller. Mutfak dolapları yerine terekler, porselen yerine çiçekli plastik tabaklar vardı. Sanki çok uzaklarda kalmış gibi hafızamda silikleşmeye yüz tutan çocukluğumun izinsiz protestolarına yenik düşüyorum şimdi.

 

Bilmediğim dillere anlatamayacağım dertleri edinmekle meşgul oluşum bir yandan da sağır kalan tarafıma Beethoven besteleri tesellisi veriyorum. Uzun uzun oturup uzun uzun konuşmak istiyorum. Bazen çok özlediğinizi fark edersiniz, ama özlediğiniz o kadar değişmiştir ki; neyi özlediğinizi bilseniz de tanımıyormuşsunuz gibi bakarsınız. Özleminizi giderecek de başka bir şey ararsınız.

 

Eski fotoğrafları karıştırıyorum. Hatıralarımın üzerinde yabancı gelmeyen tek şey parmak izlerim. Bazen ne tatlı bebekmiş diyerek kendi fotoğraflarımı öperdim. Annem ben olduğumu söyleyince usulca yerleştirip albüme kapardım kapağını. Kendimi bebekken hiç görmemişliğimdir belki. Belki de hep o anı yaşamışlığım. Büyümek yüzümde kalan en derin sivilce izi.

 

Bir daha görmeyeceğimi bilsem, gözlerimi kırpmadan bakardım ona. Bir daha görmeyeceğimi bilsem, yarın kahvaltı yapalım mı? diye sorardım tekrar görmek için. Saçları tel tel dökülmüş değildi kazımışlardı. Yüzündeki o gökkuşağı grileşmişti. Sanki hiç ölmeyecekmiş gibi baktım ben ona. Sanki ölüm yokmuş gibi Azrail’e görevini yaptırmayacak gibi. Camdan bir çerçeveye sığdırıp karşıdan izlemeye izin veriyorlar. Bir insan ne kadar erir mavi bir gömleğin içinde? Mavi deniz, mavi gökyüzü sonsuz bir mavinin içinde mavi gömleği ve incecik kalmış ellerine birer kablo bağlanmıştı.

 

Mavi bir uçurtmaydı ve bir cihaza bağlanmıştı iplerinin ucu. Uçmamak için diretmiyordu. Belki de uçmak istiyordu… Nasılsın demeye korkuyordum bir gün ya ‘’Bugün kötüyüm’’ derse diye korkuyordum. Moral cümlelerim yoktu. Bugün iyi görünüyorsun demekten de korkuyordum. Neden yalan söylüyorum?  Birine ‘’Nasılsın?’’ sorusunu sormak onu yalan söylemeye teşvik etmek gibi bir şey. Çünkü herkes ‘’İyiyim’’ diye cevap verir. Hatta kötü olsa bile nezaket göstererek ‘’Teşekkür ederim, sen nasılsın?’’ diye sorar.

 

Cenazeden sonra her kapı çalışı onun gelmesi umudu doğuruyordu. Öldüğüne inanmak çok güç. Ölüme alışmak… Alışmak çok yaralıyor. Olmamış gibi. Hafızanın hatıraya sadakat gösterememesi. Sanki bir rüya olması her şeyin. En çok da insanın canını ‘’Başınız sağolsun, Allah sabır versin’’ denmesi üzüyor. O an daha net anlıyorsunuz çünkü. Ölüm aslında o kadar yakın ki her kalp atışı, her adım, her nefes… O kadar yakın. Bir müddet evde televizyon açılmıyor, akşam haberleri ve diziler yas tutuyor. Bir takvim yaprağı daha düşüyor. Ben her yıl o tarihin takvim yaprağını sakladım. O günü yaşamadım saydım. 364 gün vardı ve ben bir gün yaşadım.

 

İnsan iyi de olsa kötü de olsa her şeye öyle kolay alışıyor ki. Çocukluğun bitmesine, büyümeye, yetişkin gibi davranmaya, yaşlanmaya. ‘’Daha dün…’’ diye başlayan cümlelere.

 

Onu bir daha göremeyeceğimi bilsem güzel bir fotoğraf çekerdim. Çünkü hiç yan yana fotoğrafımız olmamıştı. Toplu fotoğraflarda yan yana gelememiştik. Onu bir daha göremeyeceğimi bilsem bir şiir yazardım. Onu bir daha göremeyeceğimi bilsem bizim bir şarkımız olmalı der, bir şarkı seçer birbirimizi hatırlatacak bir şeyler bırakırdım ana. Onu bir daha göremeyeceğimi bilsem almazdım toprağından bir avuç. Saklamazdım, koklamazdım. Hastahanede bırakmazdım. Huysuzluk etmezdim sorduğu bilmeceyi bilemeyince. Gülerdim kaybetmenin de mutluluğunu hissederdim.

 

Çocuk kalmak çocuk kalabilmek hayattaki en güzel şey. Hayatın üç temel şeyi vardır; masumiyet, samimiyet, sevgi. Biri eksik olunca çocukluğunuzu kaybedersiniz, para ile satın alınmaz, kazanılmaz, doğaldır, doğuştandır. Kaybedecek en son şeyiniz çocukluğunuz olsun.

 

Bırakalım saçma konulara akademik kimlik kazandırmayı çocukları mutlu edelim. Büyüyünce büyüsü bozulan her şeyin, kaybolan misketin, leblebi tozunun, horoz şekerin, bakkalın önünde asılı file içindeki renkli plastik topların, mısır çerezin, tasonun hatrı kalsın biz de büyümeyelim. Harap olmuş şehirlerin tarihini çocuklar yazacaklar!

 

 

Sen de yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Candan Erçetin Okuduğu Kitapları Listeledi
Candan Erçetin Okuduğu Kitapları Listeledi
2018’e Anatolian Sopranos İle Görkemli Merhaba
2018’e Anatolian Sopranos İle Görkemli Merhaba