Canla Bağışla | Senai Demirci
Cihat Albayrak

Canla Bağışla | Senai Demirci

Bu içerik 1001 kez okundu.

İnfak, kalp gözümüzü uzun yıllar karanlıklara mahkum bırakmanın ardından, hayatı ilk kez görebilme anı… Kriz anında,‘uykusunu uyanıklık sananların uyanıklığından uyanması’

 

Müminin, farkında olmadığının farkına varması gerektiği gerçeği… Bilmediğini bilmeyenler için ilahi bir çağrı.
 
On beş-yirmi yıl öncesine kadar evlerimizin etrafında duvarlar yoktu. Ev hanımları, sabah günlük temizliklerini bitirdikten sonra bir araya gelir, birlikte yemek yapar, mahalleden en az dört-beş aile birlikte yerdi öğle yemeğini. Her gün, bir başka komşunun bahçesinde, kilim üzerinde, çoluk çocukla birlikte… Sonra, semaver kaynatılır, el işi, örgü yapılırken çaylar içilirdi. Bahçede yetişen maydanoz, elma, soğan gibi şeyler, izne gerek olmadan, ihtiyaç duyulduğunda, herhangi bir bahçeden alınırdı. Komşular yemeklerini paylaşabilirlerdi; vakitlerini, güleryüzlerini, ilgilerini, sevgilerini… Okuldan döndüğümüzde, evde kimseyi bulamazsak, komşulardan herhangi birinin evine kendi evimizmiş gibi gidebilir, yemeğimizi yiyebilir, geceyi orada geçirebilirdik. Komşular, çocuklarla sevgilerini de paylaşmış olurlardı yemekleri gibi. Elimizde bir tas ile,‘Gülendan Abla, annem biraz yoğurt istiyor’ diye çalabilirdik komşununu kapısını. Ramazan’da, elimizde tepsi, bütün komşulara, azar azar, o gün ne pişmişse, iftarlık olarka dağıtabilir ve döndüğümüzde, soframızda birkaç çeşit yemek bulabilirdik, herbiri farklı hanelerde pişmiş…
 
Sonra, zamanla, evlerin etrafına duvarlar örüldü. İlk hapsolan çocuklar oldu. Topunu, misketini, topaxını paylaşmayı unuttu çocuk. ‘Benim’demeye başladı. ‘Benim bilgisayarım’… Sonra, komşudan bir kase yoğurt istemek ayıp sayıldı. Mahallelinin birlikte yediği yemekler fotoğraf karelerinde kaldı. Garip bir şekilde, insanlar vakitlerini ve ilgilerini tamamen televizyona, kazandıklarını da, hep ‘benim’ diyebilecekleri şeyler satın almaya harcadılar.
 
Daha fazla şeye ‘sahip oldukça’, daha azını paylaşabilmeye başladık. Bayram sabahları yüzlerce çocuğa şeker ikram etmek için kardeşlerimle nöbetleşe olarak balkonda beklerdik. Oysa artık sokakalrda ne çocuklar var, ne de onlara şeker dağıtmak için evlerinde heyecanla bekleyen insanlar.
 
Unuttuk. Ama daha da kötüsü unuttuğumuzu da unuttuk.
 
Bir kitabın, sayfalar arasında, insana kendisini hatırlatmasından güzel ne olabilir. Senai Demirci’nin Canla Bağışla adlı bu kitabını okurken, birbiri ardında böyle an’lar ile karşılaştım geçmişten kopup gelen… ‘Allah için terk edişlerin hepsi infaktır’ deniyor kitapta. Namaz vakti işi tekr etmek misal, ya da uykuyu terk etmek, sizde kalmasındansa, başkasında olduğunda daha fazla mutluluk üretecek, daha çok ihtiyaç giderecek şeyleri terk etmek…
 
Yani ki, şey’lerin esas sahibini bilmek; yani bize de ‘verilmiş’ olduğunu bilmek…
 
Böylelikle, Allah’ın insana rızık olarak verdiklerini fark ediyor insan. Ben mesela, milyonlarcasını tükettiğim halde, hiçbirinin farkında olmadığım, şükrüme dahil etmediğim nefeslerimin de rızık olduğunu fark ettim. Sonra, sevebilme yeteneği kadar dşünebilme yeteneğinin de pek âlâ rızık olduğunu öğrendim. Tebessümün, ilginin, heyecanın da…
 
Oysa, sahip olduklarımızı sürekli yetersiz görerek, hayatlarımızı beklentilerle ve yoksunluk duygusuyla dolduruyoruz. Ve bu durumda, bizi, paylaşmaktan alı koyuyor. Çünkü, ne kadar fazla şeye sahip olursak, sahip olamadıklarımızın listesi o kadar uzuyor. Senai Demirci, kabaca bir inceleme sonucunda ‘tekrara kaçmış’ diye eleştyirilebilecek kitabında, esasında, her tekrarına, başlı başına yeni bir nefes katıyor ve infak’a engel olarak kişinin kendisine dayattığı, arkası boş nedenleri bir bir yok ediyor. Paylaşmayı istemeyen/isteyemeyen nefsin ama’larını bir bir çürütüyor.
 
Misal, kişinin darlıkta olduğunu düşünerek, ötekine veremediği durumlara, Resul’e (asm) dair şu anekdotla karşılık veriyor: ‘Verecek bir şeyim yok’ demek, ‘hiçbir şeyim verilecek nitelikte değil’ demektir. Oysa, vermeyi ‘yarım hurma’ya kadar indiren Resûl-u Ekrem (asm) hepsi bir hurması olanın bile, verilebilecek nitelikte bir şeyi olduğuna delalet eder.
 
Allah, kullarından ‘vermeyi’ verebilmelerini istiyor. Yani, neyi ne kadar verdiğinden ziyade, niyetinin, tavrının, O’nun olanı O’na vermek üzere olmasını istiyor. ‘Bize karşılıksız verdiğini, bizden cennet karşılığı istiyor O Müşteri.’ Kitap bize, insanın kainata, ‘sahip olmak üzere değil, şahit olmak üzere geldiğini’ hatırlatıyor. Verenin de, alanın da Allaholduğunu unutmayan insan, sahip o9lduklarıyla mutlu olabilmedyi, sahip olduklarını gönül tızası ile, minnet altında bırakmadan, herkes görsün diye değil, Allah rızası için vermeyi öğreniyor. İnsan-eşya ilişkisinde, sahip olan ile sahip olunanın yerlerini belirleyebiliyor.
 
Cüneyd-i Bağdadî’nin deyimiyle: ‘Hiçbir şeye sahip olman değildir fakr; ne kadar çok şeyin olursa olsun, hiçbir şeyin sana sahip olmamasıdır.’
 
Ve hatırlamak…
 
Aslında hiç hatırdan çıkarmamak Sudan’ı, Çeçenistan’ı, Telafer’i, Afrika’yı, Afganistan’ı, Filistin’i… Yemek yerken, uyurken, ısınabiliyorken kışın, namaz kılıyorken, dua ediyorken…
 
İnfak, belki de duaya öteki’leştirdiklerimizi de dahil edebilmektir. Kendimiz için istediklerimizi, mümin kardeşlerimiz için de isteyebilmek… Fakiri, hastayı, kimsesizi, yolda kalmışı, bedensel ya da zihinsel engellileri, sokak hayvanlarını, hatta bitkileri olduğu kadar; kalabalıklar arasında kalmışları zenginleri, sağlıklıları, yani ki bizden daha fazla şeye sahip olanları da düşünebilmek gerekiyor. Onlara da verebilecek çok şeyimiz olduğunu…
 
Öte yandan, verdikçe eksilmeyeceğini müjdeliyor infak. ‘Budanmış bir ağacın daha gür yapraklar açması, daha kalın dallar uzatması gibi zekâtla budanmış servet hayırla çoğalır.’
 
Tam da bu konuları kitapta okumuşken, bugün bir parkta, evden çıkarken yanıma almış olduğum yemeğimi yemeye başladım. Bir amca, oturduğum yere oldukça yaklaştı, ancak hiçbir şey söylemedi. Biraz bu halde durduktan sonra, aç olabileceğini düşündüm. ‘Aç mısın amca’ diye sordum. Eliyle karnını işaret etti. Konuşamadığını düşündüm. Yanıma çağırdım. Ekmeğimin yarısını onun için hazırladım. İçini özenle doldurduktan sonra bir parça kağıda sarıp verdim. Yüzüme baktı… ‘Allah razı olsun’ dedi ve gitti.
 
Aslında yalnızca benim bile doyamayacağımyemeğin yarısını ona verirken, ‘aç kalır mıyım’ diye gayrı ihtiyari de olsa, düşünmedim. Doydum… Hatta fazlasıyla. Sonra, fark ettim. Allah razı olsun Senai Demirci! Çünkü, ‘aç kalır mıyım’endişesini hissetmiş olsam, yemeğimi paylaşsam bile hiçbir şey vermiş olmayacaktım.
 
Hamdolsun!
 
Bir kuşa ekmek kırıntısı atmaktır belki günün en özel infak eylemi. Ya da bir kediyi okşayarak sevindirmek, komşu, akraba ya da hiç tanımadımız halde, bir yaşlıyı ziyaret etmek; ki Allah tanıyor her birini.
 
Demirci, bize, tamamladıkça daha da uzayan bir infak listesi sunuyor. Bu, zihnin, aslında daha ziyade kalp gözünün açılması demek. Etrafımızdaki her ayrıntıyı birer iyilik yapma fırsatına dönüştürebiliyoruz.      
 
Canla Bağışla – Senai Demirci, Timaş, 1. Basım, İstanbul, Ağustos 2009, 158 Sayfa
 
 
Cihat Albayrak
DİĞER YAZILAR
Sen de yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Candan Erçetin Okuduğu Kitapları Listeledi
Candan Erçetin Okuduğu Kitapları Listeledi
2018’e Anatolian Sopranos İle Görkemli Merhaba
2018’e Anatolian Sopranos İle Görkemli Merhaba